Aktif Bloglar

deniz35 | 2008-05-30 18:51:43
Ruhumu canlandıran, içimi kıpırdatan, iyiki doğmuşum, büyümüşüm, yaşıyorum dedirten mevsim...
Sabahın çook erken saatlerinden gecenin yarısına kadar kulaklarımızı büyüleyen kuş sesleri, ılık, bazen rüzgarlı ve yağmurlu fakat güneşin en güzel yüzünü gösterdiği günler, envayi çeşit çiçekler ve renkler..
Hayat bu! İşte hayat bu!!
Devam edip giderken sizden bağımsız; zaman zaman çektirse de acı, üzse de sizi günlerce; göz kırptığı zaman güneş yüzünüze, getirdiği zaman leylekler yolculuk haberlerini, aktığı zaman sular şırıl şırıl yemyeşil tepelerden, giyindiği zaman çiçekler en güzel elbiselerini ve saldıklarında hafif rüzgarda sizi baştan çıkaran kokularını : "Hayat bu!" diyorsunuz ve iyiki yaşıyorsunuz...
cem0037 | 2008-05-21 23:24:53
SEVGİ;Sevgi öyle bir muammadırki bazen bir ifrit olur içimizi kemirir,bazende bir kelebek olup uçuşuverir.Her insanın öyle yada böyle yolu sevgiyle ne kadar kesişirse kesişsin mutlaka yüreklerinin bir yerinde henüz yaşanmamış gül kokulu hayalleri vardır.Sevgi yer altında keşfedilmeyi bekleyen kıymetli bir maden gibidir eğer isterseniz ona ulaşabilirsiniz.
Aradığımız mutluluk hemen yanıbaşımızdaki bir gülün dalında,menekşeler sümbüller açan bir vadide,bazen batan güneşin kızıllıgında kimi zaman bir göçmen kuşun kanadında,kimi zaman hırçın dalgaların beyaz köpüklerinde ve çoğu zamanda bir dilberin yüreğinde kendimize addedilen bir damla SEVGİDİR
İşte bu bir damla sevgi kaf dağının arkasında da olsa aramaya ve yaşamaya değer.Şairin dediği gibi;Biliyorum kolay değil yaşamak,yar üstüne türkü söyleyip sevda çekmek,geceleri yıldız ışığında dolaşıp,gündüzleri gün ışığında ısınmak,biliyorum kolay değil yaşamak.Yolu sevgiden geçen bütün herkese selam olsun.Sevgilerimle....
black_dewilsk | 2008-07-03 10:54:43
beniM SatıLıK aşkLara ayırıCak vakTiM yOkkkk!
ustacnc | 2008-07-03 10:49:59
sende bana takıl eylenelim.
ali1970 | 2008-06-30 10:40:54
BUGÜN YİNE ÇOK GÜZELSİN HAYAT,HERŞEYE RAĞMEN
Hayata hiç isyan etmeyin.
Öncelikle şunu kabul edin, hayat adil değil.
Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı.
Başımıza gelenler de eşit değil.
Önce hayatın adil olmadığını kabul etmelisiniz.
"Guguk Kuşu" filminde Jack Nicholson akıl hastanesinde çok ağır bir mermer havuzu kaldırabileceğine dair diğer hastalarla iddiaya girer.
Yüklenir ve havuzu kaldırmaya çalışır, kaldıramaz.
Diğer hastalar onunla alay ederken bir şey söyler:
"Ben en azından denedim".

Siz gerçekten denediniz mi?
Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz?
Hayata Windows 98'den, Sony 72 ekrandan mı bakıyorsunuz?
Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde,
Kiminin nasır tutmuş parmaklarında
Kiminin boyalanmış ellerinde,
Kiminin gömleğinde ki ter kokusunda ,
Ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde.
Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var.

Güneş, her sabah yeniden doğuyor,
Gün, her şafakta nice umutlara gebe şekilde ağarıyor ve siz,
E�er isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz.
Yeter ki gülümseyin
Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan...
Bu iletiyi içinizdeki çocuktan uzak tutunuz.
Zira, siz bu iletiyi okuduktan sonra içinizdeki çocuk, özgürlüğüne kavuşmak isteyip başınıza dert açabilir.
Bu dünyadaki varlığınızın, dostlarınızın var olmasına bağlı olduğunu,
Bazen bir çiçek yada küçük bir tatlı sözle bile kırık bir kalp tamirinin mümkün olduğunu,
Özür dilemenin, teşekkür etmenin ve şükretmenin "ERDEM" olduğunu,
Bu iletiyi yazan ve gönderen kişinin, hiç tanışmıyor olsanız bile sizi çok sevdiğini, ASLA UNUTMAYINIZ.
Ve Her sabah uyandığınızda "BUGÜN YINE ÇOK GÜZELSIN HAYAT HER SEYE RAĞMEN..." demeyi ihmal etmeyiniz...
Mümkün olması zor olsa da ....
elvistuna | 2008-06-09 15:38:37
UZAK BİR GALAKSİDEN GELDİK
(öykü)

Yanında ırmağın aktığı tepenin görkemi ile bir kat daha değerlenen köy küçük ama güzel bir yerdi. Köye giren herkes başını çevirip tepeye bakardı. Tepe oldukça yüksekti. Bir insan oraya ancak hayranlık duyabilirdi. Tepenin ardı uçsuz bucaksız ovaydı. Sağında yükselen dağ silsilesi tepeye ayrı bir gizem katıyordu.
Hep söylüyorlardı. Dolunay zamanlarında tepenin en zirvesinde bir ışık huzmesi oluşuyor ve birkaç dakika etrafını aydınlattıktan sonra kayboluyordu. Bu ya cin işiydi veya doğanın insanlara oynadığı tuhaf bir oyunuydu.
Bir gün kulaktan kulağa tepenin en zirvesinden köye gözleri iri, elleri uzun, salına salına yürüyen acayip varlıkların indiği konuşuldu.
O gün akşam dolunay vardı. Köy kahvehanesindeki müdavimler her zamanki gibi okey oynuyorlar yada bir masa etrafında oturmuş muhabbet ediyorlardı.
Bir genç telaşlı bir şekilde kahvehaneye geldi. İçeriye “Babam burada mı?” diye seslendi.
Bir adam “Ne oldu oğlum?” diye sordu.
Genç “Baba bizim ahırdaki ineklerden biri kayıp oldu.” Dedi.
Adam “Nasıl olur?” dedi. Ayağa kalktı. Oğluna “İnek ahırdan mı kaçtı. Yoksa başka bir şey mi?” diye sordu.
Genç “Akşam olurken ineklerin hepsini ahıra kapattım. Sonra kapıyı da iyice örttüm. O inekler nasıl kayboldu, bende bilmiyorum.” Dedi.
İçeride okey oynayanlardan biri “İnayet abi oğlun inekleri bulursa sevinsin. Geçen hafta bizim ineğin biride böyle aniden ortadan kayboldu. O ineği bir daha ne gördük, ne bulduk.” Dedi.
İnayet karşılık verdi. “Yoksa ineklerin kayboluşu tepedeki garip olayların devamı olmasın.” dedi.
Aynı adam “Bak ne diyorum. Bu gün dolunay var. Birkaç kişi beraber olalım. Tepede ışık çıkarsa oraya gidelim.” Dedi.
İnayet “Dediğin gibi o ışığı araştırsak iyi olur. Bence birileri bize kötü bir şaka yapıyor.” Dedi. Sonra oğluna dönüp “Gel Rıdvan. Sana bir çay ısmarlayayım. Eve öyle git.” Dedi. Garsona seslendi. Siparişi verdi. Sonra okey oyununa geri döndü.
Rıdvan kahvehanenin dışına çıkıp boş bir masa buldu. Oturdu. Az sonra gelen çayını keyifle yudumlamaya başladı.
Rıdvan gözünü tepeden ayırmıyordu. Bugün söylence doğruysa tepeden ışık gelecekti. O anı beklemek heyecanlı bir işti. Rıdvan tepedeki olayların kaynağını dünya dışı varlıklara yoruyordu. Everenin bir köşesinde zeki varlıkların olduğuna ve dünyaya ziyaret için gelebileceklerine inanıyordu. Beklemek müthiş bir şeydi. Henüz tepenin zirvesinde ışık hüzmesi olmasa da görünmez ve gizli bir şekilde dünya dışı zeki varlıkları hissedebiliyordu.
Hava serindi. Esen hafif bir rüzgar önce ağaçların dallarını salladı. Sonra uzağa, tepeye doğru ilerledi. Rıdvan o an bir şeylerin olacağını hissetti. Çünkü esen rüzgar sıradan değildi. Beraberinde hafifte olsa bir sıcaklık getirmişti. Rıdvan dünya dışı zeki varlıkların kullandığı araçların görünmez de olabileceğini düşündü. Belki de tepesinden geçen ufo rüzgar ve beraberinde sıcaklıkta getirmişti.
Düşüncesinde yanılmadı. Tepenin en zirvesinde önce küçük sonra büyüyen ışık hüzmesini gördü. Hemen ayağa kalkıp kahvehanenin içine seslendi. “Baba tepenin en zirvesinde ışık var.” Dedi. O an kahvehanedekilerin hepsi dışarı çıkmak için yerlerinden kalktı. Şimdi gittikçe büyüyen ışığı seyre koyuldular.
Biri İnayet abi tepeye çıkalım mı?” diye konuştu.
İnayet “Çıkalım. Ama bu sefer ışık kaybolmadan yetişelim.” Dedi.
Beş kişi zirveye çıkmak için kahvehaneden ayrıldı. Rıdvan da peşlerindeydi.
Işık hüzmesi çok daha büyümüştü. Önceden böyle bir büyüme görülmemişti. Beş köy sakini zirveye yaklaşınca durdular.
İnayet “ Ya başımıza bir şey gelirse.” Diye konuştu.
Biri “Doğru söylüyorsun. Merakımızın kurbanı olabiliriz.” Dedi.
İnayet “İçimizden biri oraya gidip gelse. Güvenli mi, değil mi diye. Sonra hep beraber gitsek.” Dedi.
Hasan isimli köy sakini “Ben giderim” diye konuştu. Ve ışık hüzmesine doğru hareket etti.
Geridekiler bekliyordu. Aradan bir hayli süre geçmişti. Hasan ileriden birden beliriverdi. Bekleyenlerin yanına geldi.
İnayet sordu. Ne var. Ne buldun orada?”
Hasan “Gözlerinize inanamıyacaksınız. Işığın tam ortasında büyük bir uzay gemisi var. Tıpkı tencereye benziyor. Uzay gemisinin kapısı açıktı. İçine girdim. Araştırdım. İçeride öyle tuhaf cihazlar var ki aklınız şaşırır.” Dedi.
Biri “Kaybolan ineklerden haber var mı?” diye sordu.
Hasan “Uzay gemisinin içinde inek minek yoktu. Daha doğrusu içinde hiçbir canlı yoktu. Dedi.
İnayet “Nasıl olur. Uzay gemisi kendi kendine nasıl uçar?” dedi. Ardından ekledi. “Haydi gidelim. Bizde bakalım.” Beş kişi ışığa doğru ilerlemeye başladı.
Güneş henüz yeni doğmuştu. Rıdvan yeni uyanmış, odasına kadar gelen seslere kulak kabartmıştı.
Annesi “Köyün ortasına bir sürü inek koymuşlar.” Diye konuşuyordu.
Babası “Dün akşam tepeye çıktık. Faydasını da gördük. Herhalde uzaylılar nazik ziyaretimize karşılık verdiler.” Diyordu.
Rıdvan ayağa kalktı. Üzerindeki giysileri değiştirdi. Sonra odasından çıkıp annesinin hazırladığı sofraya oturdu. Kahvaltı esnasında “Anne bizim eve bir uzaylı gelse ona yemek verir misin?” diye sordu.
“Uzaylılar yabancı oğlum. Onları ben tanımam görmem. İlin yabancı heriflerini niye eve alayım?”
Rıdvan “Uzaylılardan insanlarmış gibi herif diye bahsediyorsun.” Dedi.
İnayet “ Oğlum o tepeye sakın çıkayım deme. Ne olur ne olmaz. Sonra başına bir şey filan gelir.” Dedi
Rıdvan “Olur çıkmam.” Dedi.
Gürül gürül akan ırmak temiz ve şeffaftı. Birkaç geç ırmağın yanına gelmiş soyunup suya girmişlerdi.
Gençlerden biri “Gelin karşıya yüzerek geçelim.” Dedi. Irmağın içindekiler hep birden karşı kıyıya kulaç atmaya başladı. Akan ırmak onları suya girdikleri yerin çok uzağına taşıdı. Gençler karşı tarafa çıkınca elbiselerinin olduğu yerin hizasına kadar yürüdüler. Sonra bir çayırlık bulup üzerine oturdular.
Biri Rıdvan’a sordu. “Rıdvan dün tepeye çıktığınızda o uzay gemisi nasıl bir anda göz önünden kayboldu.
“Biz önce uzay gemisinin içini iyice gezdik. Dışarıya çıkıyorduk. Bende muziplik olsun diye metal bir levhaya kazılmış el işaretine dokundum. Gemi bir anda görünmez oldu.
Aynı genç yine sordu. “Peki sen uzay gemsinden çıkmadan gemi kaybolduysa nasıl dışarıya çıktın? Yoksa gemi kaybolunca sen aşağıya mı düştün?”
“Öyle değil. Ben o el işaretine dokununca içimden ‘mutlaka bir şeyler olacak’ dedim. Aşağıya inince baktım. Gemi bir anda ortadan kayboldu.”
Bir başka genç “Peki görünmez olan uzay gemisine dokunmayı düşündün mü?” diye konuştu.
“Gemi birden kaybolunca şaşırdı. Geminin kapladığı boşluğu dediğiniz gibi merak ettim. Boşluğa elimi uzattım. Elim hiçbir şeye değmedi.”
Bir çıtırtı sesi herkesi korku içinde bıraktı. Rıdvan ve arkadaşları başlarını çevirip sesin geldiği yöne doğru baktılar. İleriden beliren iri siyah gözlü, üç yaratık onlara doğru geliyordu. Gençler korku içinde ayağa kalktı. Hızla ırmağa atladılar. Rıdvan ayaktaydı. O diğerleri gibi kaçmayı seçmedi. Korkuyordu ama dünya dışı varlıklar ile iletişimi kendisi için gerçek bir deneyim yaşayacak olması onu cesaretlendirdi. Üç dünya dışı varlık Rıdvan’ın iki metre yakınına kadar gelip durdular.
Ortadaki varlık “Bizden korkma.” Dedi.
Rıdvan “Sizin isminiz var mı?” diye sordu.
Ortadaki varlık “Var dedi. Benim adım Belya. Sağımdaki Esiya. Solumdaki Lugul.”
“Sizler nereden geldiniz?”
“Buraya insanları bilgilendirmek için geldik.”
“Bu ne tür bir bilgi?”
Yaratık “Dünyanız yüz yıl sonra bir kara deliğe girecek. Bizim görevimiz büyük felaketten önce insanları galaksimizdeki gezegene taşımak.” Diye konuştu.
“O gezegenin adı nedir?”
“Sions gezegeni. Gezegenimiz Andromeda galaksisinde”
Yaratıklar görevini tamamlamış olmalılar ki bir anda ortadan kayboldular. Rıdvan heyecanlıydı. Irmağa girip karşı kıyıya doğru kulaç atmaya başladı.
Gençler karşı kıyıya yeni çıkmıştı. Üzerlerini giyiyorlardı. Ama korku denen şey birinin oradan hızla uzaklaşması ile diğerlerinin yarı giyinik onun peşinden gitmelerini sağlamaya yetti.
Rıdvan karşı kıyıya yeni çıkıyordu. Kimsenin ortada olmadığını görünce şaşırmadı. “Ödlekler.” Diye söylendi. Üzerini giyerken yerdeki kotunda hafif bir kabartı gördü. Sanki altında bir şey vardı. Eğilip kotu kaldırdı. Siyah bir şeyle karşılaştı. Bunun ne olduğunu anlamakta gecikmedi. Bu bir cihazdı. Ve varlıklar kendisi ile konuşmadan önce buraya bırakmış olmalıydılar. Rıdvan cihaza uzandı. Eline aldı. Evirip çevirdi. Cihaz dikdörtgen şeklindeydi. Ön ve arka yüzeyleri düzdü. Kenarları da öyleydi.
Rıdvan kotunu giydikten sonra yavaş adımlar ile ırmağın kenarından uzaklaştı.
Odasında yalnızdı. Cihazı çalıştırmayı deniyordu. Cihazın bir yüzeyinde hiyeratik yazılar vardı. Diğer yüzeyinde işe şekiller vardı. Rıdvan şekillere parmağı ile teker teker dokundu. Cihaz yinede çalışmadı. Yorgun düşmüştü. Saatlerce uğraştı boşunaydı. Yerinden doğruldu. Cihazı yanan sobanın yanına bırakıverdi.
Aradan bir süre geçmişti. Birden cihazdan ışık çıkmaya başladı. Rıdvan başını sobaya doğru çevirdi. Gözlerine inanamadı. Nihayet cihaz çalışmıştı. Hemen yerinden doğrulup cihaza uzandı. Onu eline aldı. Hemen parmağı ile şekillerden üçgene değdi. Karşısına daire şeklinde şeffaf yoğunlukta bir geçit çıktı. Elini geçide uzattı. Eli geçidin içinde dirseğine kadar kayboldu. Sonra elini geri çekti. Tehlike yoktu. Rıdvan’ın aklına müthiş şeyler geliyordu. Ve bunu uygulamak için fazla beklemedi. Hemen elinde cihazı ile odasında açılan geçitten içeriye girdi. Geçit içine Rıdvan girince ortadan kayboldu.
Durmadan ilerliyordu. Yürümek onu yormuştu. Tepede gezegenin büyük yıldızı vardı. Etraf sonsuz kumlarla doluydu. Bu ıssız çölde gölge bulmak çok zordu. Rıdvan’ın aklına o an şimşek gibi bir fikir geldi. En yakınındaki tepenin yanına gitti. Elleri ile derin bir kuyu kazdı. Rıdvan için bu kurtuluştu. Hemen içine girdi. Artık yakıcı sıcaklık gitmişti. Elinde ki cihaza dikkat kesildi. Bu müthiş cihaz sayesinde gök yüzünün kızıl olduğu ve bilmediği bir galaksiye gelmesi bir insanın isteyeceği ilk şeylerdendi. Henüz gezegeni keşfedememişti. Ama ilerledikçe varlıkların yerleşim yerini bulabileceğini hissediyordu. Bu histe galiba cihazdan geliyordu. Rıdvan’nın bildiği bir şey vardı. Geçit açılınca içine girince odasına geliyor, tekrar geçide girince seyahati bıraktığı yerden çıkıyordu. Bu sayede aynı yere çakılıp kalmayacaktı.
Rıdvan yeteri kadar dinlendiğine karar verip ayağa kalktı. Etrafa göz gezdirdi. Etrafta ne dağ vardı ne de orman. Yine kumdan oluşmuş tepeler ve devamında ıssız bir çöl. Bu böyle gidemezdi. Rıdvan elindeki cihazın üçgen şekline dokundu. Geçit açıldı. Sonra içine girdi.
Odasındaydı. Rıdva terden sırıl sıklam olmuştu. Cihazı yattığı yerdeki yatığın altına koydu. Sonra serinlemek için odasını terk edip evden dışarıya çıktı. Evin avlusundaydı. Derin bir nefes aldı verdi. Düşünüyordu. Rıdvan neye sahip olduğunu gayet iyi biliyordu. Cihazı kimsenin bilmemesi gerekiyordu. Eğer tersi olursa cihazı elinden alabilirlerdi. Rıdvan sahip olduğu ayrıcalığı saklamak için akşam serinliğinde düşündü durdu.
İçeriye sevinç içinde girdi. Cihazı saklayacağı yeri bulmuştu. Odasına girdi. Cihazı alıp gömleğinin altına yerleştirdi. Evde çıkıp ahıra girdi. Işıkları açtı. Pencereleri açıp dışarıyı iyice kontrol etti. Kimsenin kendini izlemediğine kanaat getirince İneklerin küspe yediği yere doğru ilerledi. Rıdvan Küspe dolu yalağın altına eğildi. Eliyle yalağın altını kontrol etti. Sonra cihazı gömleğinin altından çıkarıp yalağın altına yerleştirdi. Ardından ahırın ışıklarını söndürüp dışarıya çıktı.
Rıdvan öyle mutluydu ki güven altındaki cihazı ile ilgili odasında hayaller kurmaya başladı. Önceleri tek düze yaşarken şimdi bir cihazı vardı. Onun sayesinde bir gezegene ışınlanmış ve orada bir süre gezmişti. Belki o gezegen çok uzak bir galaksideydi. İnsan hay etse bu tür bir şeye ulaşamazdı. Aklına olumsuz şeylerde gelmeye başladı. Cihazı saklamakla gizleyemezdi. İğne deliğinde gördüğü hinti bir süre unutmaya karar verdi. Böylece şüphe çekmekten daha da uzaklaşmış oluyordu.
Aradan bir hafta geçmişti. Köylüler tepedeki yaşanan o günkü garip olayı unutmaya başlamışlardı. Çünkü o köylüler konuşabilecek yeterli malzemeyi bulamamıştı. Tepede bir ışık belirmişti. Oraya giden birkaç kişi o ışığın içinde araç görmüş ve araç ortadan kaybolmuştu. Böylece konuşulacak malzemede ortadan yok oluyordu.
Bir kısım köylüler tepeye çıkan beş kişinin uydurma şeyler anlattığını söylüyordu. Çünkü o tepeye kendileri çıkmamış sadece duydukları ile yetinmişlerdi. Yaşananları inkar edenler inanmanın peşinde değil inkar etmenin zevki içindeydiler. Tepeye çıkan beş kişide o amansızlara ağızlarının paylarını vermek için sürekli sustular. İnkar edenlerin tamamı ya köyün berduşuydu yada sarhoşuydu.
Bir akşam köyün kahvehanesinde İnayet masa etrafında oturan arkadaşlarına “Bize inanmıyorlar. Hep inkar ediyorlar. Çünkü elimizde bir delil yok. Şu uzaylılar kaypakça hareket etmeseler ne güzel herkes görüp inanacak.” Dedi.
Hasan “nayet abi köyümüzün yaşlısı da genci de tepedeki o ışığı gördü. İnkarcılar ancak bunu kabul ediyorlar.” Dedi.
İnayet “Doğru söyledin. İşin garibi berduşların ağzında sakız olduk. Dün Veli diye ayyaşın biri bana ‘Abi o uzaylıların kulaklarını benim için bir çekiver.’Dedi. Bende ‘Hadi oradan’ diye karşılık verdim. Dedi.
Naim isimli biri “İnayet abi, sizde macera diye tutturdunuz. O tepeye çıktınız.” Diye konuştu.
İnayet “Biz olduğumuz yerde durup seyretseydik iyi mi olurdu. Bak zirveye kadar çıktık. Ertesi gün köyün kaybolan inekleri birden ortaya çıktı.” Dedi.
Naim muziplik peşindeydi. “Yav bu uzaylılar inekleri acaba sağmak için mi kaçırdı?” diye sordu.
Hasan “Ondan değildir. Uzaylılar inekleri araştırmak için kaçırmıştır.” Dedi.
Naim bu sefer “Bence onlar sizi sevindirmek istedi.” Dedi
İnayet “Nasıl sevindirmek?” diye sordu.
“İnekleriniz kaybolunca üzüldünüz. Bulununca da sevindiniz. Bu kadar basit.”
İnayet “Naim doğru söylüyor olabilir. Onların cihazı çok gelişmiş. Cihazları ile ineklerimiz kaybolunca bizim üzüntümüzü de araştırmış olabilirler.” Diye konuştu.
Rıdvan merakına yenilmek üzereydi. Cihazı bulalı ve saklayalı bir hafta olmuştu. Bu zaman zarfında cihazın üzerindeki diğer daire ve kare şekli aklında sürekli yer etti. Rıdvan karenin kimya ile ilgili olabileceğini tahmin etti. Çünkü ateş, su hava ve toprak dört elementti. Ve bu bütün arkaik öğretilerde vardı. Daireyi düşündü. O da boşluğu ifade ediyordu. Manyetizma ile ilgili olabilirdi.Rıdvan hemen yerinden kalktı. Odasından çıktı. Ayakkabılarını giyip ahıra geçti. Yalağın yanına geldi. Eğildi. Elini yalağın altına uzatıp cihazı çekip çıkardı.
Cihazın ısınması gerekiyordu. Çünkü öyle çalışıyordu. Ama gündüz evde soba yanmadığı için işi zorlaşıyordu. Sonunda her şeyi göze alarak elindeki cihaz ile mutfağa girdi.
Rıdvan annesine “Bak anne, bu uzaylıların cihazı.” Diye elindekini gösterdi.
Rıdvan’ın annesi kısa bir süre cihaza baktı. Sonra işine devam etti. Rıdvan ocağın yanına geldi. Tüpü açıp çakmak ile ateşi yaktı. Cihaz ateşin üzerine gelir gelmez çalışmaya başladı.
Rıdvan “Bak anne. Ne biçim ışık çıkıyor?” diyerek cihazı annesine bir daha gösterdi
Annesi “Oğlum neymiş o öyle?” diyerek cihaza bir süre baktı kaldı.
Rıdvan “Anne sakın cihazı kimseye anlatma. Değilse elimden alırlar.” Dedi.
“Olur anlatmam.”
Rıdvan tekrar odasına geçti. Artık yeni deneyine başlayabilirdi. Masada duran cam bardağı yanına koydu. Sonra cihazdaki kare şekline parmağı ile bastı. O an cihazdan bardağa kızıl renkte bir ışık aktı. Ardından bardak sarı ve metal bir yapıya büründü. Rıdvan bardağı eline alıp iyice inceledi. Nihayet düşündüğü gibi olmuştu. Cihaz Rıdvan’ın zihni ile beraber hareket etmiş, bardağı altına dönüştürmüştü.
Gök yüzünde vasıtasız uçan bir insanı konuşuyorlardı. Kahvehanenin önündeki kalabalık tekrar birikmiş o uçan insanı yeniden seyre koyuldu.
İzleyenlerden İnayet “Bu benim oğlum Rıdvan.” Diye konuştu.
Başka biri “Aha buna da inanmasınlar ben adamı döverim.” Dedi.
Gök yüzünde bir oyana bir buyana giden Rıdvan kare şeklinin şifresini çözdükten sonra daire şeklini de denemişti. Daire şekli onu o an bir miktar havaya kaldırmıştı. Rıdvan bunu daha iyi deneyebilmek için dışarıya çıkmıştı. Sonra köyün üzerinde turlar atmaya başlamıştı. Şu an gökyüzünde vasıtasız uçan bir genç ve onu izleyen köylü vardı.
Rıdvan bir süre havada dolaştıktan sonra kalabalığın yanına indi. İzleyenlere doğru dönerek “Bu elimdekini yeni satın aldım. Bu cihaz insanı işte böyle uçuruyor.Cihazdan satın almak isteyen varsa şehre gidip bilgisayarcıya uğraması gerekiyor.” Diye konuştu.
İnayet yanındakine “Bu çocuk bizden akıllı. Ne güzelde uyduruyor.” Dedi.
Rıdvan’ın korktuğu başına erken geldi. Köye siyah iki jeep ile gelenler kendilerinin Mit mensubu olduğunu söyleyip Rıdvan’ın yanına geldiler. Mit mensuplarının soru ve cevaplar ile geçen ardından son çare olarak ta zarf atmaları cihazı Rıdvan’dan ustalık ile almalarına neden oldu. Mit mensupları istediklerini elde edince geldikleri gibi tekrar gizemli bir şekilde köyü terk ettiler. Artık Rıdvan tek bir sesi düşünüyordu. O da “Uzak bir galaksiden geldik.” sesiydi.

SON

elvistuna
elvistuna | 2008-06-09 15:37:41
DÜNYA TAŞINIYOR
(öykü)

Güneş kuru bir sıcaklık getiriyordu. Ağaçlarda ki meyveler bundan etkilenmiş, çoğunun içindeki sıvı buharlaşmış, çürümeye yüz tutmuştu.
Mehmet şemsiye olmasa dışarı bile çıkamazdı. Hava da öyle bir sıcaklık vardı ki bu her şeyi kurutuyordu. Mehmet kışın soğuğunu hissetmiş gibi birden titredi. Bu vücudunun anlık sıcaklık değişimi idi. Ardından hapşırdı. Elma ağacının yanındaydı.Dallarda sağlam kalmış birkaç elma arıyordu. Bir tane gördü. Elma ağacın en tepesindeydi. Oraya çıkamazdı. Kısa sürede olsa güneş ışığına maruz kalmak tehlikeli olurdu. Düşündü. Şemsiyesini kullanabilirdi. Şemsiyeyi kapattı. Bir sopa gibi yaptı. Bir iki zıplamadan sonra dalda gördüğü elmayı yere düşürdü. Şemsiyesini tekrar açtı. Yerdeki elmayı eğilip aldı. Ardından hızlı adımlarla evine girdi. Mutfağa geçti. Annesi her zamanki gibi uğraşacak bir şeyler bulmuş bu, sefer tahta dolap raflarına ıslanmasın diye koyduğu gazetelerin eskilerini kaldırıp yerlerine yenilerini koyuyordu.
Mehmet “bak anne bahçedeki ağaçtan yere elma düşürdüm. Kolay oldu. Ama kafama biraz güneş sıcaklığı geçti.” Diye konuştu.
Mehmet’in annesi “oğlum kendi düşen ağlamaz. Dışarıya çıkılmayacağını biliyorsun.” Diye karşılık verdi.
Mehmet “anne kışa kadar bu elmalardan tadamam. Devletin seraları beni tatmin etmiyor. Verdikleri yemeklik sebzeler. Meyveyi çok az veriyorlar.” Dedi Mehmet’in annesi cevap vermedi. İşi ile meşgul olmaya devam etti.
Mehmet keyif içinde odasına girdi. On senedir elma yiyememişti. Şimdi onu afiyetle midesine indirecekti. Masa üzerinde ki gazeteyi eline aldı. Koltuğuna oturdu. Bir taraftan elmasını yedi diğer taraftan gazetesini okudu. İlginç bir haber gözüne ilişti. Haber “dünya taşınıyor. Yeni bir gezegen bulundu. Uzay gemileri bu iş için hazırlanıyor. Yolcular için çağrılar yapılıyor.” Diyordu. Bu müthiş bir haberdi. Şimdiye kadar bu gezegeni terk eden çok olmuştu. Ama hep sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkılmıştı. Şimdi ise yaşanabilecek bir yer bulunmuştu. O yüzden Mehmet sonu belli olan yer gidecekti. Karar verdi .Elmasını bitirdi. Müjdeyi annesine vermek için mutfağa geçti. Annesini gördü.
“Anne gazetede bir haber okudum Yeni bir gezegen bulmuşlar. Yolculara çağrı yapıyorlar.Nasıl olsa bir gün bütün insanlar bu gezegeni terk edecek. Ben gitsem izin verir misin?” dedi.
Mehmet’in annesi “ Oğlum sen o gezegene gidersen beni bir daha göremezsin. Baban bir macera uğruna uzayın derinliklerine gitti. Sen gidersen ben yalnız yapamam. O yüzden ben de geleceğim.” Dedi. Mehmet sevincinden dört köşe oldu. Hazırlıklara hemen başladılar. Cihazları ile eşyalarını anti madde yaparak bir kutuya hapsettiler. Sinyal verip devletin taşıyıcı hava arabasını beklemeye başladılar.
Herkes odasında mutlu idi. Mehmet ve annesi kendi odalarında gidecekleri gezegeni monitörden izliyordu. Öyle harika yerler vardı ki ağaçların çokluğu onları coşturmuştu. Gezegen yırtıcı hayvanlardan bilim adamlarınca temizlenmiş, yaşanılır hale getirilmişti.
Mehmet önündeki cihazdan uzay gemisinin bilgi merkezine girdi. Oradan gemide altı milyar insanın olduğunu öğrendi. Bu dünyanın dörtte bir sayısı idi.
Mehmet annesine yöneldi. “Anne bak dünyayı artık tamamen terk ediyoruz.” Dedi. Mehmet bilgi merkezinden uzay gemisinin hızını da öğrendi. İnsanlar gezegene ancak on yılda ulaşabileceklerdi. Bu Mehmet için gemiyi gezmek ve yeni şeyler öğrenmek demekti. Önce makineden çıkan, kremsi, beyaz biyolojik yiyeceğini tadacaktı. Çünkü mutluluk karın tokluğunda yatıyordu.
Mehmet için her şey yeni başlamıştı. Annesinin kaldığı odanın koordinatlarını cihazına kayıt etti. Sonra oradan ayrıldı. Açık alan denilen yere doğru hareket etti.Orası gezmek ve eğlenmek için tasarlanmıştı. O yer öyle büyüktü ki tepede asılı duran yapay güneş bu büyüklüğü ortaya çıkarıyordu. Mehmet yapay güneşin çapını biliyordu. Bu ayın onda biri büyüklüğüydü. Ve ondan defalarca büyük gezi ve eğlenme alanı sanki yapay güneşi yutmuştu.
Kendisi gibi gençleri toplandığı ve eğlendiği bir bar buldu. Yüksek seste müzik çalıyordu. Mehmet “ne güzel bir ses.” Diye düşündü. Dinlediği şey şu an ona tarifi gizli duygular yaşatıyordu. Bir süre kendini melodinin sarhoşluğu içine bıraktı.
İradesini kullanmazsa kendini müzikten kurtaramayacağını gördü. Melodiden hipnoz olmak üzereydi. Müziğin durduğu bir anda hemen bardan dışarı çıktı. Kurtulmuştu. Ama yaşadığına değmişti. Refref parkına doğru yol aldı.Oraya varınca kendine bir refref seçti. Bindi. Uzay gemisinin sancak tarafına doğru havadan hızla yol adı. İnsanların boş uzaya baktığı yerde durdu. Oturabileceği bir yere geçti. Her kes gibi o da boş uzaya bakarak dünyanın taşındığına şahit olmaya başladı.Uzay gemisinin derinlere doğru ilerlediklerini gördükçe yeni gezegenin heyecanı içinde coştu durdu. Diğer taraftan milyonlarca yıl yaşanmış bir gezegeni terk etmek ve bunun acısını silmek zor olacaktı.
Mehmet uzay gemisinin ihtişamının yeni yeni farkına varıyordu. Oturduğu yerden diğer insanlar gibi karanlıkta ki yolculuğu değil az önce refrefi ile üzerinden geçtiği o yarım küre şeklinde ki dev yapıya odaklanmıştı. Işıklar saçan yer hemen güvertenin önüydü. Mehmet’in oraya gitmesi dakikalar alacaktı. Yapı yakın gibi görünüyor ama bu onu yerinde simetrik olarak duruşuydu. Mehmet bir süre sonra başını derin karanlığa çevirdi.
O nereye baksa hep inanılmaz görüntüler ile karşılaşıyordu. Şimdi ise önünden devasa bir yıldız geçiyordu. Bu Mehmet’i yerinde biraz daha tuttu. Alevler açık seçik görülüyordu. Uzay gemisi yıldıza uzaktı. Fakat yıldızın sıcaklığını az da olsa hissedebiliyordu. O an güverte insanlarla dolmaya başladı. Yıldızın ateşi ile ihtişamlı görünüşü herkesi buraya çekmişti. Yer müsaitti. İnsanlar seyre oturduklarında hala boş yerler vardı. Mehmet bunu kendi koltuğundaki cihazdan görebiliyordu. Cihazı biraz kullanınca öğreneceği çok şeyin olduğunu tekrar gördü.
O yarım kürenin ne olduğunu bulmak zor olmadı. Bilgileri bulunca tüyleri diken diken oldu. Yapının ışık saçması görünmez ve gizli hatların gerilimiydi. Yarım küre pi/iki derinliğindeki atom altı boyutlara kapı açıyordu.Mehmet bunu bir yerde duymuştu. Evren atom altı quarklarda gizliydi. İnsan boş uzayı çıkacak olsa sadece bir atomun dışına doğru giderdi. Ve kendini yine geldiği yer gibi bir uzayda bulurdu. Makro derinlikler ve mikro derinlikler sonsuzdu.
Mehmet şu an ki yaşadığı evrenin libnit adlı kürede ki herhan gibi bir quarkın içinde olduğunu biliyordu. Bunları düşününce daha da heyecanlandı. Demek insan oğlu evreni vücuda getirebilmişti. Yarım kürenin niçin yapıldığını öğrendiğinde biraz endişelendi. Çünkü uzay gemisi kaza geçirdiğinde ölen insanların ışık zerrecikleri olan öz ruhları libnit, cihazına çekilecek ve önceden belirlenmiş olan atom altı evrenin bir köşesine götürülecekti.
Mehmet koltuğunda ki cihazdan bu yeri de öğrendi. Önce bir gezegeni gördü. Ve bir bina ile karşılaştı. Burada ramea isimli ileri teknoloji içeren bir kutu vardı. Işık zerrecikleri olan öz ruhlar ramea kutusunun içine çekiliyor ardından onlara beden giydiriliyordu. Tuhaflıklar bununla da bitmiyordu. O atom altı gezegende insanların yaşadığını gördü. Belli bir yerde onun üzerinde piramit dizili ve onların çevresindeki halka olmuş insanlar secde eder gibi başlarını piramide doğru eğip kaldırıyorlardı.
Allah’ı düşündü. “Peki Allah bunun neresinde.” Dedi içinden. Elbet Allah’ı kimse geçemezdi. Onun geçilmezliği kutsal ışığında yatıyordu. İnsan bir evren meydana getirse de bilgi de Allah’ı geçemezdi. Mehmet her şeye sahip olup gayenin de var olduğu bir hissin her zaman bir umuda ihtiyaç olduğunu biliyordu. Ona madde veya bilgi bir şey veremezdi. Mehmet’in istediği bekleyişti. Bu bekleyişte Allah onu kabz eder ve korurdu. İşte insan böyle kendini güvende hissederdi. Buna rabıta deniyordu.
Uzay gemisi devasa büyüklükteki yıldızı on dakika içinde geçti. Seyir için bekleyen insanlar güverteyi boşaltmaya başladı. Mehmet keşfetmenin heyecanı içinde koltuğundan kalktı. Refrefine bindi. Havalandı. Yarım küreye doğru yol aldı.
Giderken aşağıya bakmayı da ihmal etmiyordu. Keşfedilecek çok şeyin olması milattan sonra üç binli yılların bir güzelliğiydi. O an coşkusu doğum günü olduğu için daha da arttı. Üç bin elli dokuz yılına dört yüzüncü yaşı ile girmişti. Karşısında gördüğü libnit adlı küre bu gün için kendine verdiği güzel bir ödül olacaktı.
Küreye yaklaşmıştı. Şimdi ışıklar daha da parlak görünüyordu. Mehmet küreye gelince refrefini koyacağı yere doğru alçaldı. Durdu. Refrefinden indi. Yapıya baktı. Som altındandı. Başka şey de beklenemezdi. Çünkü altın ancak milyonlarca yıl sonra yok oluyordu. Bir koridordan geçti. Kendisi gibi keşif için gelenleri gördü. Hepsi bir top büyüklüğünde ki küreye bakıyordu.
Küre altından bir sütunun üzerinde duruyor, sütun da küçük bir piramidin tepesindeydi. Görüntü muhteşemdi. Bir bilim adamı anlatıp duruyordu. Libnitin keşfini konuşuyordu. Bu bilgiye dünyada arkeolojik kazılar ile ulaşılmıştı. Bulunan şey Mısır’daki Gize kumlarının derinliğinden çıkan İsis’in kütüphanesiydi.. Bir uzay kayığı bulunmuş ve içinde ki kitapların da sırlar barındırdığı öğrenilmişti. Libnit cihazı da bu bilgilerden biriydi.
Şimdi bilim adamı “gezimize katılmak isteyen varsa ellerine ki şu gördüğünüz orni den alsın.” Dedi. Mehmet bir tane aldı. İnceledi. Üzerinde üçgenler vardı. Kombinezonları esrarlı bir his veriyordu. Orada bulunan yirmi kişi orni den birer tane aldı. Bilim adamı tekrar talimat verdi.”Hazır dediğimde üçgenlerin hepsine basacaksınız.” Dedi. Ardından libnitin yanına gitti. Küreye akım verdi. “Hazır, başlayın.” Dedi. Yirmi kişi birden şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldular.
Mehmet bir an için sağına ve soluna baktı. Herkes oradaydı. Amma zaman ve mekan değişmişti.

Bilim adamı. Işınlanılan yerin odak cihazına giden akımı kapattı. Mahiyetindeki yirmi kişiye malumat vermeye başladı. “Şu an Labion piramidindeyiz. Yapı som altındandır. Duvarlarda gördüğünüz hiyeroglifler büyük esrarın kayıtlarıdır. Hitit çivi yazısı ile yazılmıştır. Çözümlemeyi bilen varsa gezi sonunda okuyabilirler. Şimdi sizi bu piramide isim veren labion cihazına götüreceğim.” Dedi
Odanın içi aydınlıktı. Ama görünürlerde hiç ışık kaynağı yoktu. Mehmet kendini ilk defa bir firavunun hissettiği duygulara kaptırdı. Onlar hep saraylarında gizemlerle dolu odalarından hiç dışarıya çıkmazlar ve evrenin gizli bilgileri ile meşgul olurlardı.
Mehmet “Acaba bilmek derinlere dalabileceğimiz esrarı gizlemek mi. Eğer öyleyse kimse bir şey bilemez.” Dedi içinden. Diğer taraftan herkes tarafından bilinen şey bilgi değil bir araçtı. Bil bulmak demekti. B ve L harfleriydi. Az önce bilim adamı duvarlardaki büyük esrar kayıtlarından bahsetmişti. Üstelik yazıların hiyeroglif olması bilinmeye bir engeldi. Mehmet “faydası dokunmaz.” Diye düşündü. Ama onun için yazı bir avcı bilgi de avdı. Cennetsi hislerin beslendiği yegane kaynak ise gizlenen esrarlardan gelirdi. Şimdi daha iyi anlıyordu. Kendini bir firavun hissetmenin tek yolu salt gerçeğin gizli olması ve onu bir miktar çevreye hissettirebilmekti.
Yirmi kişilik grup koridordan geçerken duvarlardaki kabartmalara göz gezdiriyordu. Bilim adamı bunlardan birinin önünde durdu. “Bu gördüğünüz kabartma Aldaberan yıldız sistemi. Burada on tane gezegen var. Şu gördüğünüz üçüncü gezegen Sions gezegeni. Yani buraya gelirken kullandığımız libnit cihazının geldiği yer. Bu gezegenden gelenler arkaik dönem öncesi dünyaya gelip yerleştiler. Onlar matematikte çok ileriydi. Onlar Külik ve igmir matematiğini kullanıyorlardı. Bu matematik türlerini henüz insan oğlu keşfedebilmiş değil. İşte onlar Atlantis ve Mu kıtası uygarlıklarını kuran, insan olmayan ama ondan daha zeki varlıklardır.” Dedi.Sonra yürümeye başladı. Ardından diğerleri.
Bir kapının önüne gelindi. Bilim adamı önündeki kolu çevirdi. Kapı açıldı. İçeride kare şeklindeki bir taşın üzerinde duran küre gözüktü. Yeşilimsi ışıklar saçıyordu. Odağına doğru ışık sönüktü. Bilim adamı anlatmaya başladı.
“Bu gördüğünüz labion Hiyapin evrenindeki düşünen varlıkların yazdıkları yazıdan kendine görünmez ve gizli bir hat çeker ve kutsal ışık akışını sağlar. Bununla varlıklar düzene girer. Kısaca şöyle. Yaratıcımız bizim kaderlerimizi katında bulunan levhadaki yazılar ile yönetiyor. Labion ise hiyapin evrenindeki metafiziği yönetiyor. Bu elbet yaratıcımızdan aldığımız örnekle oldu. Bir yazı nundur. Nun kanalize demektir. Rabıtası çok büyüktür. İşte her bir kitap nun cihazıdır. Metafizik olarak çalışır. Bu gördüğünüz labion da metafizik olarak çalışır. Kendinize “biz nasıl düşünüyoruz?” sorun. Aynı cevap labion cihazı içinde geçerlidir.”
Mehmet sevindi. Azda olsa düşündükleri bilim adamının söyledikleri ile çakışıyordu.
Bilim adamı “şimdi piramitten dışarıya çıkacağız. Sakın şaşırmayın.” Dedi. Arından “herkes ornilerinin üzerindeki üçgenlere bassın.” Dedi. Birden herkes şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldu. Piramidin dışına ışınlanmışlardı. Manzara onları şaşkına çevirdi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişlerdi. Atmosfer ve yer arası öyle parlaktı ki insanın bundan hoşlanmaması mümkün değildi. Gök yüzünü aydınlatan yıldız yoktu. Grup havada uçan insanları fark edince ilgiyle bakmaya başladılar. Çünkü uçanlar bir cihaza veya alete ihtiyaç duymuyorlardı. Bilim adamı,
“bu gördüğünüz uçan insanlar teknolojiye ihtiyaç duymayan kişiler. Gezegende yaşayanlar bilgilerini bir kitaptan alırlar. O kitap ki yaratıcının sırlarını içerir. İşte bu insanlar bir söz ile veya bir düşünce ile hem uçarlar hem bir anda mekan atlarlar. Biz dünya insanoğlunun da böyle olmasını istedik ama uzay evreni yöneticileri buna izin vermedi. Biz de bunu libnitimizde denedik.” Diye konuştu.
Mehmet “bir şey sorabilir miyim?” dedi.
Bilim adamı “tabi sor.” Dedi.
“Bu gezegenin ismini söylemediniz.”
“Haklısın. Söylemedim. Bu gezegenin ismi Mavi Ay. İçinde hayat olan aynı bölgede iki gezegen daha var. Sessiz Tepe ve Göbekli isimlerinde. Üç gezegenin de bir yıldızı yok. Çünkü hepsi yapay olduğu için her şey düşünülmüş.”
Mavi Ay gezegeni ağaçlar ile doluydu. Hepsi devasaydılar. Bilim adamı ve grubu bir ormana girdiler.Bir domates ile karşılaştılar. Domates bir ev büyüklüğündeydi. Az ilerlediler. Bu sefer bir mısır ile karşılaştılar. Koçanı ise beş katlı bir apartman büyüklüğündeydi. Bilim adamı bu durumu açılamaya başladı.
“u gezegendeki ağaçların, meyvelerin ve bitkilerin devasa olması gezegenin oluşum süreci içinde bulunduğu içindir.Dünyadaki dinazorları düşünebiliriz. Onlar da devasa büyüklükteydi. Ağaçlar ve bitkilerde öyleydi. Bu doğanın işlenmemiş olduğunu gösterir. Doğa da zaman geçtikçe bitkiler ve canlılar küçülür. İşte bu her şeyin kendi formunu bulması anlamına geliyor.”
Bir akar su kenarına geldiler. Bilim adamı “yemek molası verelim.” Dedi. Sonra elindeki cihaza ayarlama yaptı. Ormana tuttu. Bir iki dakika içinde bir geyik yerde sürüklenerek geldi. Bilim adamı cihazı ile geyiği et parçaları haline getirdi. Sonra geyik yenecek kıvama geldi.

Grup geyiği keyifle yedi. Akarsudan içtiler. Suyun tadı muazzam güzeldi. İçenlerin hepsi beğenmişti. Az sonra hatıralara daldılar. Biri “ben böyle bir şeyi daha önce hiç hissetmedim.” Dedi. Başka biri “bu yaşadığım tarifi gizlenmiş bir coşku.” Diye konuştu. Mehmet ise içtiği suyun verdiği inanılmaz duygularla kendi kendine “cennete mi düştüm.” Diyordu.
Bilim adamı da akarsudan içti. Bir müddet sustu. Meskalin yaşıyordu. Sonra konuşmaya başladı. “Tarihte filozofların büyük İskender’e “sen cennetteki lethe ırmağına ulaşmak istiyorsun” sözünde geçen ırmağın bir benzeri de bu akarsu. Bahsettiğim lethe ırmağı içenin bütün acılarını unutturur ve ona gençlik ve ölümsüzlük verir. Bu ırmağın ismi kapuksidir. İçene dünyada tarifi gizlenmiş hisleri yaşatır. Gençlik ve ölümsüzlük verir. Biliyoruz ki biz insanlar bu ırmaktan içmekle artı bir değere kavuşuyoruz. Bilim ölümsüzlüğü bu kapuksi ırmağına da taşıdı. İçtiğiniz suyun tesiri metabolizmanızın işleyişi ile yavaşlayacak. Bu ırmağın kaynağında ışık var. Özelliğini de bundan alıyor.” Diye konuştu.
Grubun içinde kimyager olan Belil isimli kişi bilim adamına sordu. “Bu Mavi Ay gezegeninde bitkiler fotosentezini ne ile yapıyorlar. Görüyoruz ki gezegenin bir yıldızı yok.”
Bilim adamı “Bilim adamlarımız Mavi Ay için her şeyi düşündü. Gezegene bağımsız hareket eden ışık zerrecikleri yerleştirdi. Onların ışığı kutsaldır. Çünkü onlar öz ruhtur. Bitkiler bu ışığı aldıkça daha da coşarlar. Ve devasa büyüklüğe ulaşırlar. Bu onların hormonal dengelerinin bozuk olduğu anlamına gelmez. Işık zerreciklerinin aydınlığı hiç bitmez. Sonsuza kadar sürer.” Dedi. Gruptan bir başkası “biz insanlar kutsal ışığı kullandığımız için uzun ömürlüyüz. Bitkiler de bilinç olsaydı onlarda bizim gibi kurumaz ve ölmezdi.” Dedi
Bilim adamı “Kutsal ışık üzerinde araştırmalarımız sürüyor. Kutsal kitaplar bunun kaynağının hep yaratımız olduğunu söyler. Biz bilim adamları henüz böyle bir kanıt bulmuş değiliz. Ama başka bir şey bulduk. Her şey kutsal ışık barındırıyor. Diyebiliriz ki düşünsel bağlantılarda ki rabıta sonsuzdur. Belki biz yokuz. Ama düşündüğümüz için varız. Bu da düşünce kudretinin büyüklüğünü gösterir.” Diye konuştu. Ardından “şimdi geri dönme vakti geldi. Herkes ne yapacağını biliyor. Ornilerde ki üçgenlere basacaksınız.” Dedi. Bilim adamı ve mahiyeti labion piramidine ışınlandılar. Sonra libnit bağlantısına akım verildi. Bilim adamı ve yirmi kişi atom altı hiyapin evreninden ayrılıp uzay evreninde seyreden istasyona ışınlandı.
Mehmet keyif içindeydi. Akarsudan içtiği su henüz etkisini kaybetmemişti. Ama uzun süre annesinden ayrı olduğu için daldığı hayalden uyanabildi. Refrefine bindi. Cihazından annesinin kaldığı odanın koordinatlarını takip ederek havadan hızla ilerledi.
Kapının önündeydi. Açtı. Annesi ekranda komedi programını izliyordu. Mehmet’i görünce “nerede kaldın. Burada bir şey yapamadım. Lavabo ihtiyacım oldu. Ancak uzun uğraşlardan sonra lavabo kabinine girebildim.” Diye konuştu.
Mehmet “anne senin cihazın var. Ona sesli talimat vererek işlerini görebilirdin. Unuttun mu?” dedi.
“Ben bilemedim. İnsan cihazlardan uzak yaşayınca böyle benim gibi teknoloji özürlü oluyor.”
Mehmet “anne karnın aç mı?” diye sordu.
“Hayır. Ya senin?”
Benim aç değil. Biraz önce geyik yedim. Anlatması uzun sürer. Şimdi benim çok uykum var. Gidip yatacağım. Bir hafta uyuyacağım.” Dedi.
“İyi uyu da büyü.” Dedi Mehmet’in annesi.
Mehmet önce uyuma kabini kıyafetlerini giydi. Bu şekilde daha rahat olacaktı. Sonra kabine geçti. İçine girdi. Uzandı. Kabinin kapağını örttü. Gözlerini kapattı. O an kabinde yeşilimsi bir ışık meydana geldi. Bir haftalık uyku keyif içinde başladı.
Uzay gemisinde isyan çıkmıştı. Zenci insanlar bir araya toplanmış uzay gemisi yöneticilerinden kendilerine daha çok özgürlük istiyorlardı. Zenci isyancılarından bir grup uzay gemisinin güç kaynağını ele geçirdi. Güvenlik boş uzayda seyreden gemiye zarar gelebilir diye ateş açmıyorlardı. Zenci isyancılar bunu gördükçe daha provake oldular. Bu sefer yönetimi ele geçirmeye çalıştılar. İsyancıların ellerindeki silahlar şok aletiydi. Bu gemide herkesin kullandığı bir silahtı. İsyancıların başı Malkom isimli zenci henüz yeni karşılaştığı güvenliğin kullandığı silahlar onu isyandan biraz caydırdı. Gemi yönetimi toplanmış ve etik olmayan bir karar almıştı. İsyancılara germiyan isimli silahlar ile karşılık verilecekti. Sonunda zenci isyancıların yarısı bu silahlar ile moleküllerine ayrıldı. Kaçan diğerleri ise uzay gemisinin büyüklüğünden faydalanarak sağa sola dağıldılar. Ama çatışma hala sürüyordu.
Kapı hızla çalmaya başladı. Dışarıdaki “beni öldürecekler. Ne olur açın kapıyı.” Diyordu. Mehmet acele ile uyandırılmalıydı. Annesi bir belayı hissetmiş ve oğlunu uyandırmaya çalışıyordu. Cihazı aklına geldi “Uyku kabini. Hemen kapakları aç.” Diye komut verdi. Kapaklar birden açıldı. Mehmet uyandı. Annesinin telaşını gördü. Öğrendi. Kapıda istenilmeyen biri vardı. Anne oğul bir müddet bekledi. Kapıyı açmadılar. Kapıdaki istenmeyen kişi uzaklaştığında rahat bir nefes aldılar. Mehmet o kişinin zenci olduğunu görmüş ve yüz ifadesinden neye bulaştığını anlamıştı.
İsyan uzay gemisinin dışında da devam ediyordu. Mehmet çarpışmayı odasından açık seçik görebiliyordu.
On yıl çabuk geçmişti. Ü, ç uzay gemisi ile dünyadan taşınan on sekiz milyar insan yeni keşfedilen gezegene inmiş ve uygarlıklar kurmaya başlamıştı. Mehmet o ara sevinç içindeydi. Müjde ile annesinin yanına geldi. “Anne müjde. Babamı gördüm.” Dedi.

SON


elvistuna
admin | 2008-05-12 08:53:13
Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan...

Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken...

Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte...

Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce...

Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için... Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için...

Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün olamadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle... Sevdim onu... Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte... Toprağın derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim... Zaman geçtikçe büyüdüm, çoğaldım... Yerimde duramaz hale geldim...

Güneşi özledim... Yıldızlara merhaba demek istedim.... Terk ettim toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür...

Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak aktım... Nereye gittiğimi bilemeden... Sadece yaşamı öğrenebilmek için aktım... Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı delicesine... Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana yaşam nedir diye sorduğumda... Büyümek istedim... Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim... Aktım gökyüzünün görünmediği ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına... Başakların rüzgârla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek için yavaşladım... Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı... Rüzgârla dans mı diye?... Cevap vermediler bana... Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir an önce dokunabilmek için...

Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm... Gördüm orada canlılığı, başkaldırmışlığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek istedim onunla... Yaşamı istedim ondan... Dokunduğumda denize, balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize... Bir oldum onunla...

Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum, okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri buldum... Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize? Cevap alamadım... İnsan olmak istedim... Yaşamın ne olduğunu öğrenirim diye.... Büyümeye başladım içinde olduğum insana fark ettirmeden... Büyüdüm, büyüdüm...

Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim... Güneşe sarılmak istedim... Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim... Yaşamı insanlara sormak istedim... Işıkla tekrar kavuştuğumda özgürlüğümü hissettim yeniden... Küçük bir su damlasıyken gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi...

Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte... Sordum insanlara yaşam nedir diye?... Cevap veremediler... Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime... Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini... O zaman anladım ki;

YAŞAM SEVGİDİR...
SADECE SEVGİ.

Kaynak bilinmiyor
Önceki  |   1   |  Sonraki

 

Zirve100
Yasam ve Insanlar